ANASAYFA GÜNCEL EKONOMİ SPOR SİYASET EĞİTİM YAŞAM DÜNYA KÜLTÜR - SANAT SAĞLIK TEKNOLOJİ 3. SAYFA

“28 Şubat ve sonrası“ Nurettin Bay anlattı

01.03.2017 12:57:00
KONTV Genel Yayın Yönetmeni Nurettin Bay, 28 Şubat Post Modern askeri darbesini ve sonrasında yaşananları Yeni Konya Gazetesi’ne anlattı. İşte o röportaj...
Türkiye’nin tarihi darbelerle doludur. Cumhuriyetin kuruluşundan buyana neredeyse 10 yılda bir darbe veya darbe benzeri şeyler olmaktadır. Bu darbelerin içerisinde birisi var ki, kendinden öncekilerden bir hayli farklı. 28 Şubat Post Modern darbesi. 28 Şubat’ı;  en sert şekilde yaşayan isimlerden Kontv Genel Yayın Yönetmeni Nurettin Bay, o günleri Yeni Konya Gazetesi’ne anlattı. 

Ali Sakal: Ülkeyi 28 Şubat ortamına sürükleyen sebepler nelerdi? 28 Şubat’tan öne ülkemizde neler yaşanmıştı. 

Nurettin Bay:
 
Ne alaka diyeceksiniz ama; 28 Şubat Parlamenter sistemden kaynaklanan bir sorun olarak karşımızda durmaktadır. Hakikat budur. Nasıl mı? 
Refah Partisi 1995 Genel Seçimlerinde birinci parti olmuştu.  1996 yılında, seçimlerin ardından kurulan DYP-ANAP koalisyon hükümeti, Refah Partisi’nin güven oyu için gereken 273 sayısına ulaşılamadığı için (257 kabul) güvenoylamasının geçersiz sayılması gerektiğini belirterek Anayasa Mahkemesi’ne yaptığı başvuru haklı görülerek güven oylaması geçersiz sayıldığından dağılmıştı.  Bunun üzerine TBMM’de birinci parti durumunda olan Refah Partisi ile ikinci parti olan DYP arasında kurulan 54. Hükümet (Refahyol hükümeti), 8 Temmuz 1996’da TBMM’de yapılan oylamada güvenoyu almayı başarmıştı. 
Başarmıştı başarmasına ama, parçalı bir siyasi yapıdan bir hükümet oluşturulmaya çalışılmıştı. Refah Partisi’nin halk gücü sadece yüzde 22 civarındaydı. Yüzde 22’nin lokomotif olduğu bir hükümet kurulacaktı. İşte parlamenter sistemin en önemli yumuşak karnına burada rastlıyoruz. Parlamenter sistem güçlü iktidar doğuramıyor. Bundan dolayı da oluşan sistemle bir hükümet kurulmaya çalışılıyor. Türkiye siyasi tarihine baktığımızda aynı nedene oluşturulmuş birçok koalisyon hükümetine rastlamaktayız. Ve bunlardan hiç birinin uzun ömürlü olmadığı ve başarısız olduğu da herkesin malumudur. Bu nedenle açık ve net söyleyebiliriz ki 28 Şubat’ı doğuran sebeplerin başında bu gelmektedir. 

Ali Sakal: Asıl sebeplerin ötesinde suni bir şekilde oluşturulan sorunların da burada devreye sokulduğunu görmekteyiz. Biraz da bunlardan bahseder misiniz? 

Nurettin Bay: 

Refahyol hükümetinin ilk ayları çok başarılı geçti. Rahmetli Necmettin Erbakan’ın sınır ve zaman tanımayan üstün gayretleri ve iyi niyeti etkisini göstermiş, başta ekonomi olmak üzere bir çok alanda görülmemiş iyileşmeler olmuştu. Bu başarı tabii ki bazı mihrakları çok rahatsız ediyordu. Ve sonrasında ise senaryolaştırılmış hadiselere şahit olduk. İşte 28 Şubat’ı doğuran o senaryolardan bazıları: 
2 Ekim-7 Ekim 1996 tarihleri arasında Başbakan Necmettin Erbakan sırasıyla Mısır, Libya, Nijerya’yı ziyaret etti. Libya’da, Kaddafi’nin bir çadırda Erbakan ile yaptığı görüşmede sarfettiği sözler muhalefet ve basın tarafından ağır bir şekilde eleştirildi. Bu bir taraftan düğmeye basıldığının ilk işaretiydi. Süreç başlatılmıştı. Ve bununla yetinilmedi. 6 Ekim 1996’da Ankara Kocatepe Camisi’nde "şeriat isteriz" diye bağıran sakallı, cübbeli ve asalı Aczmendiler gösteri yaptı. O güne kadar kendi halinde olan Aczimendiler neden ortaya çıkmıştı? Uzun yıllar belirli bir amaca yönelik yetiştirilen bu grup, nihayetinde kullanılması gereken yerde kullanılmaya başlanmıştı. Türkiye Aczimendilerin ne olduğunu tabii ki o gün anlayamadı. Ancak daha sonraki süreçte, derin bir güce hizmet ettiği ortaya çıktı. 
3 Kasım 1996’da Susurluk’ta meydana gelen bir trafik kazasında mafya, siyasetçi, polis ilişkileri açığa çıktı. Başbakan Erbakan ’fasa fiso’ dedi, Adalet Bakanı Şevket Kazan ise, aydınlık için bir dakika karanlık toplumsal eylemi için "Mumsöndü oynuyorlar" dedi. Erbakan ve Kazan, oynanan oyunun ne kadar farkındaydılar bilinmez ama, bu hadise medyada ve sivil toplumda ciddi bir şekilde kasıtlı olarak köpürtüldü. 


Yine Kayseri’nin Refah Partili Belediye Başkanı Şükrü Karatepe, 10 Kasım 1996 tarihli Refah Partisi İl Divan Toplantısındaki konuşmasında, Türkiye’de henüz gerçek demokrasinin olmadığını, hâkim güçlerin herkesi kendi görüşleri doğrultusunda hareket etmeye zorladığını söyledi. Karatepe konuşmasında 28 Şubat süreci içindeki kararları eleştirerek "Refah Partili olarak yeryüzünde tek başıma da kalsam, bu zulüm düzeni değişmelidir. İnsanları köle gibi gören, çağdışı bu düzen mutlaka değişmelidir. Ey Müslümanlar sakın ha içinizden bu hırsı, bu kini, nefreti ve bu inancı eksik etmeyin. Bu bizim boynumuzun borcudur."demişti.  Karatepe bu konuşması nedeniyle 1 yıl hapis ve 420.000 lira ağır para cezasına mahkûm edildi. Ve böylece Refah Partisi ilk kurbanlarından birini vermiş oldu. Olaylar artık yargı boyutuna da taşınmıştı. Senaryolar bununla de bitmeyecek ve devam edecekti. 
Dönemin Başbakanı Necmettin Erbakan, 11 Ocak 1997 günü, Başbakanlık Konutunda tarikat liderleri ve şeyhlere masum bir iftar yemeği verdi. Vermesiyle de kıyamet koparıldı.  Medya ve Yargıdan sonra en hassas kuruluş TSK’da devreye sokuldu. Komuta kademesi artık açık bir şekilde Başbakan Necmettin Erbakan ve yardımcısı Tansu Çiller’i eleştirmeye başladı. Yüksek rütbeli subaylar 22 Ocak 1997 tarihinde Gölcük’te toplanarak irticanın iktidarda olduğunu tartıştılar. Mesele her zamanki gibi İrtica idi. Muhafazakar bir iktidarı alaşağı etmenin en büyük silahı bulunmuştu. Ve sonunda irtica hortlatılmıştı.  
30 Ocak 1997’de Sincan belediyesi Kudüs gecesi düzenledi. Belediye başkanı Bekir Yıldız, İran büyükelçisinin misafir olduğu gecede sahneye konulan cihad oyunu basında tepki oluşturdu. Star muhabiri Işın Gürel saldırıya maruz kaldı. Bekir Yıldız tutuklandı, mahkûm edildi. 3 Şubat 1997’de, Ankara’da Star TV muhabiri Işın Gürel’in muhafazakar biri tarafından saldırılarak dövülmesi toplumda büyük bir tepkiye neden oldu. Artık elleri çok güçlüydü ve bir şekilde son noktanın konulması gerekiyordu. Refahyol hükümetinin sonlandırılması için en büyük güç olan TSK devreye sokuldu. 4 Şubat’ta Sincan’da askerler 20 tank ve 15 zırhlı araçla geçiş yaptı. Daha devreye sokulması gereken biri daha vardı. Şimdi sıra ona gelmişti. Cumhurbaşkanı Demirel. 5 Şubat’ta Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Başbakan Erbakan’a uyarı mektubu gönderdi. Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Güven Erkaya İrtica, PKK’dan daha tehlikeli’ dedi. 

Derin güçler görevlerini eksiksiz ve kusursuz bir şekilde yerine getirmişti. Medya, Yargı, TSK, Cumhurbaşkanı rollerini iyi oynamışlardı. Şimdi bildirilmiş kıtalara ihtiyaç vardı. Halk da devreye girmeliydi. Ve nihayet halk da devreye sokuldu. 11 Şubat’ta Şeriata Karşı Kadın Yürüyüşü Ankara’da yapıldı. 23 Şubat 1997’de Fatih Camii’nde öğlen namazının ardından bir grup ellerindeki yeşil bayraklarla "şeriat isteriz", "yaşasın Hizbullah" sloganlarıyla yürüdü. İslamcı gazeteci Yaşar Kaplan, gerektiğinde İslam uğruna şehit olacaklarına dair bir açıklama yaptı. 
İşler tam da istedikleri ve hatta planladıkları gibi gidiyordu. İşin ilginç tarafın seçimle işbaşına gelmiş meclis, Demokrasinin olmazsa olmaz unsurları Siyasi Partiler suskundu. Refah Partisi ve DYP haricinde hiçbir parti olanlara karşı seslerini yükseltemediler. Üniversiteler, STK’lar ve diğer demokratik güçlerden de ses yoktu. 

Ali Sakal: Tüm bu gelişmelerin ardından neler oldu? İlk resmi tepki veya ilk resmi müdahale nasıl ve ne zaman yapıldı. 

Nurettin Bay: 
Gözler 28 Şubat tarihindeydi. Çünkü o tarihte MGK toplanacaktı. Halk bu toplantıya yönlendirildi. Gizliden gizliye o gün çok önemli şeylerin olacağı kulaklara fısıldandı. Ve herkes televizyon kanallarının başında bu toplantının sonunu beklemeye başladı. 28 Şubat’ta yapılan MGK toplantısı 9 saat sürdü. MGK laikliğin Türkiye’de demokrasi ve hukukun teminatı olduğunu vurguladı.  28 Şubat 1997’deki MGK’nın tavsiye kararları hükümete bildirildi. Kararda, laiklik için yasaların uygulanması istendi, tarikatlara bağlı okullar denetlenmeli ve MEB’e devredilmeli, 8 yıllık kesintisiz eğitime geçilmeli, Kuran kursları denetlenmeli, Tevhidi Tedrisat uygulanmalı, tarikatlar kapatılmalı, irtica nedeniyle ordudan atılanları savunan ve orduyu din düşmanıymış gibi gösteren medya kontrol altına alınmalı, kıyafet kanununa riayet edilmeli, kurban derileri derneklere verilmemeli, Atatürk aleyhindeki eylemler cezalandırılmalı, deniyordu.
Muhafazakar iktidarın bam teline basılmıştı. Erbakan liderliğindeki bir iktidar için bu ölüm demekti. Erbakan ya ölüm fermanını imzalayacak, ya da itiraz edecekti. Rahmetli Erbakan önce direndi. 
 Erbakan, 4 Mart 1997’de  MGK kararları yumuşatılmazsa  imzalamayacağını söyledi ve daha sonra da imzalamadı.  İmza ettiğini iddia edenler de oldu. Ancak kendisi daha  sonraki konuşmalarında imzalamadığını söyledi. 21 Mayıs’ta  Yargıtay Başsavcısı Vural Savaş, ‘‘Ülkeyi iç savaşa  sürüklediğini’’ söyleyerek, RP’nin kapatılması için dava açtı.  3 Haziran’da Susurluk Davası 7 ay aradan sonra DGM’de  başladı. 7 Haziran’da Genelkurmay, irticai faaliyetleri  desteklediğini iddia ettiği firmalara ambargo koydu. 10  Haziran’da Anayasa Mahkemesi, Yargıtay ve Danıştay  başkan ve üyeleri Genelkurmay Başkanlığı’na çağrılarak  kendilerine irtica konusunda brifing verildi.

 Türkiye’nin gündeminde artık bu büyük sorun vardı. İktidar iş  yapamaz duruma getirilmişti. Tepkiler durmuyor, bindirilmiş kıtalar her gün ayrı bir eylem veya ayrı bir açıklama yapıyordu. Hukuk ayaklar altına alınmış, iktidar ve iktidar yanlısı kişi ve kuruluşların tüm yaptıkları gözetim altına alınmıştı. Konya’nın başını çekmiş olduğu ve onların yeşil sermaye olarak nitelendirdikleri holdingler tek tek ya kapatılıyor veya iflas ettiriliyordu. Konya bu dönemde çok büyük bir ekonomik krize girmişti. Halk holdinglerin kapısına dayanıyor ve paralarını istiyordu. Bir anda tüm paraları ödemeye gücü yetmeyen holdingler de kapanıp gidiyordu. Medya kanallarında bu ve benzeri olumsuzlukların haberleri yapılıyor, halkın psikolojisi perişan ediliyordu. 

Ali Sakal: Tüm bu gelişmelerden sonra hükümet nasıl bir çözüm yoluna gidiyordu? Katlanılması güç bu zorluklar karşısında ne yapıyordu. 

Nurettin Bay: 

Necmettin Erbakan; elinde bulundurduğu halk gücüyle fazla bir şey yapmaya muktedir görünmüyordu. Her zamanki nazik üslubuyla meseleyi sulh yoluyla çözmeye çalışıyor, ama oyunu sahneye koyanlar sulhtan anlamıyorlardı. Onların tek isteği vardı, hükümetin istifası. Erbakan, bir ara yolu tercih etti. Tepkilerin kendisine olabileceğini düşünerek, başbakanlığı Tansu Çiller’e bırakmak için harekete geçti. Erbakan bu yolla, tepkileri azaltabileceğine inanıyor biraz da zaman kazanmak istiyordu. Ama oyunu düzenleyenlerin amacı sadece Muhafazakarların başbakanlıktan gitmesi değildi. Onlar devletin hiçbir kurumunda muhafazakarları görmek istemiyorlardı. 
18 Haziran’da Necmettin Erbakan başbakanlıktan istifa etti. İstifasının nedeninin başbakanlığı Tansu Çiller’e devretmek olduğunu belirtti.  İstifa mektubu ile birlikte hükümet kuracak miktarda milletvekilinin de imzasını cebine koyarak Çankaya’ya çıktı. Ve demokratik teamüllerin işletilmesini istedi. Teamüller hükümet kurma görevinin Tansu Çiller’e verilmesini gerektiriyordu. Ama Demirel öyle yapmadı. Ertesi gün 19 Haziran’da Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, hükümet kurma görevini o sırada arkasında TBMM çoğunluğu olan DYP lideri Tansu Çiller’e vermeyip, ANAP Genel Başkanı Mesut Yılmaz’a verdi. 30 Haziran’da Mesut Yılmaz, Bülent Ecevit ve Hüsamettin Cindoruk’la birlikte ANASOL-D Hükümeti’ni kurdu.
Ve böylece bir yıllık Erbakan hükümetini sona erdirilmişti. Bir yıl boyunca titiz bir şekilde hazırlanan senaryo, başarılı bir şekilde devreye sokulmuş ve alınmak istenen alınmıştı. Demokrasi bir kez daha katledilmişti. Zaten demokrasiyi düşünen kimdi? Önemli olan bir avuç azınlığın devlet tahakkümüydü. Önemli olan inancına saygılı bir kesimin hükümeti ve devleti ele geçirmemesiydi. Önemli olan kendi çıkarları idi. İşte bu kendileri için önemli olan şey başarılmıştı. Şimdi artık her yerde açık ve kapalı olarak zaferlerini kutluyorlardı. Ve ardından yıllarca sürecek olan zulümler başladı. 

Ali Sakal: Ondan sonra neler oldu? Kısaca anlatır mısın? 

Nurettin Bay: 

Ondan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Bu ülkenin öz evlatları kendi vatanlarında parya muamelesi gördüler. Başı örtülü hiçbir kızımız ne okuyabildi, ne devlet kuruluşlarından işe girebildi. Erkek de olsa devlet kademelerinde çalışan inançlı kadrolar fişlendi, işten çıkarıldı. Hatta bu ülkede o yıllarda sokak ve caddelerin de kamusal alan olduğu idida edilerek başörtüsünün oralarda dahi yasaklanması gerektiği savunulmaya başlandı. Ülke ekonomisi çöktü. Türkiye yeniden 70 cente muhtaç hale getirildi. İşsizlik had safhaya ulaştı. Paranın değeri düştü. Enfasyon üç rakamlı hanelere ulaştı. Ülke bu sefer gerçekten yönetilmez hale geldi. Dış itibarımız sıfırlandı. Dünya Bankasından dilenmeye başladık. Ama orası da para vermedi. Daha sonra Amerika’dan bir ithal bakan getirilerek, borç para alınabildi. O borç paranın ödenmesi dahi yıllar aldı. Ak Partinin iktidara gelidiği 2002’ye kadar ülke hem siyasi hem de ekonomik kaosa girdi. Ve sonunda 2002 seçimlerinde bu sefer halk patladı ve 28 Şubat darbesine karşı sivil darbe yaptı. Halkın darbesi ülkeye itibar kazandırdı. Halkın darbesi ülkeyi yaşanılabilir bir ülke haline getirdi. Halkın darbesi, geleceğe olan umutlarımızı yeniden filizlendirdi. Şimdi parlamenter sistemi savunanlara sesleniyorum. Lütfen yakın tarihimizi okuyunuz. Şimdi, tek başlı yönetim sorun doğurur diyenler, o günleri bir kez daha hatırlasınlar. O zaman çift başlı yönetim vardı da, ülkenin başı göğe mi ermişti. O zaman hem başbakan, hem cumhurbaşkanı vardı da, Türkiye uçuyor muydu?  O zaman hükümet meclisten çıkıyordu, halkın seçtiği milletvekilleri vardı da, askeri darbeye dur diyen bir yiğit mi çıktı. 

Ali bey, çok çabuk unutuyoruz. Unutmamalıyız. Unutanlara da hatırlatmalıyız. Mevcut sistemden kaynaklanan sıkıntıları öğrenmek için fazlaca geriye gitmeye gerek yok. 1960’lara, 70’lere, 80’lere kadar yorulmaya gerek yok. 28 Şubat 1997’ye gitsinler yeter. 

Ali Sakal: Konya ve Kontv 28 Şubat’tan nasıl etkilendi. Mutlaka yaşadıklarınız vardır. 

Nurettin Bay: 

Tabii Cumhuriyet döneminden bu tarafa süren bir refleksle her darbede olduğu gibi 28 Şubat Post Modern darbesinde de yine mevcut cephenin bir numaralı argümanlarından birisi yine Konya oldu. Gözler Konya’ya çevrildi. Konya’dan bir şeyler bulunarak senaryoya dâhil edilmeye çalışıldı. 
En başta da muhafazakar kesimin gelişen ekonomisini çökertmek gerekiyordu. Muhafazakârlar iş dünyasında ciddi başarılara imza atıyorlardı. 1990’da kurulan MÜSİAD, bu kesimi toparlamış ve iş dünyasında sesleri çıkmaya başlamıştı. MÜSİAD’ın en güçlü olduğu ikinci il Konya idi. İstanbul’dan sonra Konya geliyordu. Bu nedenle de önce Holdinglerle uğraşmaya başladılar. İttifak, Kombassan, Sayha ve benzeri güçlü ve düzgün çalışan holdinglerin üzerine gitmeye başladılar. Az önce ifade ettiğim gibi başarılı da oldular. O dönemde 50’nin üzerinde holding bulunuyordu Konya’da. Belki bunlardan bir kısmı tabela holdingleri olabilirdi. Belki bunların içerisinde iyi niyetli olmayanlar da olabilir di. Ama onların amacı onlar değildi. Onların amacı düzgün çalışan güçlü holdinglerdi. Bu holdinglerden bugüne sadece çok azı kalabildi. 
Sonra kesintisiz zorunlu eğitime gidildi. İmam Hatiplerin orta bölümleri kapatıldı. Liseler ise çeşitli kıstaslar getirilerek tercih edilemez duruma getirildi. Asıl en büyük darbeyi Konya ve ülke olarak buradan yedik. İmam Hatiplerle birlikte Meslek Liseleri de cezalandırıldı. Burada hedef Meslek Liseleri veya Teknik Liseler değildi. Ancak İmam Hatip Liseleri’nin ateşiyle onlar da yandı. Türkiye bugün ara eleman sıkıntısı yaşıyorsa bu yüzdendir. Bu cezalandırılma bir kuşak gençlerimizi perişan etti. Başörtülü kızlarımız ise okullara alınmadı. Çok ah aldılar Ali bey çok ah. Benim de bacılarım bu yüzden okuyamadılar. Milyonlarca kızımız bu yüzden okuyamadı. Hangi birini anlatayım. 
Kontv olarak da üzerimize geldiler. Holdinglerin kapatılması zaten en önemli reklam kaynaklarımızdan birini kurutmuştu. Sonra sıkı denetimler geldi. Başörtülü spiker ve sunucularımızın başlarını açmamız istendi. Yönetim kurulumuz Merkez Komutanlığına çağrılarak başörtülü kızların yayına çıkarılmaması beyan edildi. "Asi takdirde sizin için iyi olmaz” diyerek bizi tehdit ettiler. Biz bu yasağa uymadık. Bu yüzden de çok büyük sıkıntılar yaşadık. Radyo ve Televizyonların sahip, ortak ve yöneticilerine "başbakanlık güvenlik belgesi” zorunluluğu getirildi. Bu despot uygulama yüzünden bazı ortak ve yöneticilerimiz "güvenlik belgesi” alamayarak, kurumlarımızdan ayrılmak zorunda kaldılar. Bugün medya özgürlüğü yok diyenlere bu konuyu ithaf ediyoruz. Onlar bırakın yayınları çalışan ve yöneticilerimize dahi müdahil odular. 

Ali Sakal: Bu konu ile ilgili yaşadığınız bir anınız var mı?

Nurettin Bay:  
Olmaz mı? Hangi birini anlatayım. Denetimler, yasaklamalar, cezalar… Bakın bir gün Haber Merkezimize bir istihbarat gelmiş. "Askerler Meram ilçesinde bir okulun etrafını sarmışlar” diye. Haber müdürümüz ise bir muhabir görevlendirerek olay yerine göndermiş. Ardından muhabir bir şekilde bana ulaşarak, "abi kamerama el koydular, beni de araçlarına aldılar götürüyorlar, nereye götürdüklerini bilmiyorum” dedi. Anında araca atlayarak okula gittim. Meram ilçemizin bir mahallesindeki bir okuldu burası. Baktım yüzlerce asker okulun etrafını sarmış. Düşünebiliyor musun; merkez ilçede, şehrin ortasında bir okul. Askerin ne işi var burada? Ama dönem bugünkü gibi değil. Askerin şehirde ne işi var diye düşünemezsin bile.  Biz de zaten bunun için gitmedik. Amacımız Askerin burada ne işinin olduğunu irdelemek değildi. Biz niçin orada olduklarını merak ediyorduk. 
Meğer meczubun biri okulun bayrağını yırtmış, onun için gelmişler. Ben meczup diyorum, siz gerisini anlayın gayri… Mesele senaryo. Az önce Konya dedik ya. Hani 1980 ihtilalinde de, Konya’da bir grup İstiklal Marşı okunurken ayağa kalkmamıştı. (Kalkmayanların Konya ile bir ilgisinin olmadığı çok sonradan anlaşıldı) Benzer bir senaryo üretmişler. Konya bayrak denince, vatan denince, istiklal denince hayatını veren bir şehir. Çanakkale’de en fazla şehit veren il. Son 40 yıldaki terör hadiselerine en çok şehit veren illerin başında geliyor Konya. Ama amaç farklı. 
Ben Meram’daki o okula ulaşınca, sorgusuz sualsiz beni de gözetim altına alarak bir araca aldılar. Ardından Mustafa Tatlısu benim akıbetimi öğrenmek için gelince onu da gözetim altına aldılar. Üçümüzü eski Orduevinde (Alaaddin tepesindeki) bir nezarete koydular. Sabahın köründen ikindi vaktine kadar orada kaldık. Sonra Garnizon komutanının görevlendirdiği omuzu kalabalık bir üst düzey subay bizi yargıladı. Orada niçin bulunduğumuzu, ne yapacağımızı sordu. Biz "bu okulda bir mesele olduğunu duyunca haber amacıya geldik” dedik. İnanmıyoruz dediler, sizin çektiğiniz görüntülere bakacağız dediler. Tamam dedik. Ama bir VTR’ye ihtiyacımız olduğunu söyledik. Kontv’den bir VTR getirterek çektiğimiz görüntüleri izlettik. 
Görüntüleri izledikten sonra "nasıl bir haber yapacaksınız” diye sordu. Biz de "burada bir bayrak yırtma hadisesi var, bu hadisenin haberi nasıl yapılacaksa öyle yapacağız” dedik. Peki akşama göreceğiz diyerek bizi bıraktılar. Bu ve benzeri çok baskılar yaşadık. O dönemde medya özgürlüğü ancak bu kadar vardı. Hiçbir basın kuruluşu veya basın STK’sı bizim gün boyunca gözetim altına alındığımız ile ilgili bir tek söz bile söyleyemedi. "Gündüz gözüyle şehir merkezinde askerin ne işi var?” meselesi şöyle dursun, o dönemde bunlara "gözünüzün üzerinde kaşınız var” dahi denilemiyordu. 

Ali Sakal: Cezalandırmalar dediniz, bunu nasıl yapıyorlardı? 

Nurettin Bay:
 Medya, özellikle Radyo ve Televizyon kuruluşları büyük baskı altındaydı. Mesela defalarca başvurmamıza rağmen, Kontv’yi kablolu yayına ve uydu yayınına almadılar. Biz ancak Ak Parti hükümeti döneminde bu mecralarda yayına girdik. Sonra rutin RTÜK cezaları, rutin YSK cezaları ve daha niceleri. 
Ben kendimle ilgili olanlardan birini anlatayım. Başörtüsü zulmü o kadar artmıştı ki, dayanılmaz noktaya gelmişti. Türkiye ayaktaydı. Sivil Toplum Örgütleri ülke genelinde bir eyleme karar vermişlerdi. Hatırlayanlar mutlaka olacaktır. Bir gün ülke genelinde millet el ele tutuşarak kilometrelerce uzayan bir eylem yaptı. Düşünenler çok güzel düşünmüştü. İnsanlar Edirne’den Ardahan’a, Hatay’dan Sinop’a tüm yollarda el ele tutuşarak bu yasağı protesto ediyorlardı. Dünyada ses getiren bir eylemdi. Dönemin iktidarını ve dönemin güçlerini sarsmıştı bu eylem. 
Biz de bu hadisenin haberini yapmıştık. Gayet haklı bir durum. Türkiye’de büyük bir eylem varsa, medyanın onun haberini yapması kadar olağan bir şey var mı? Yok elbette. Ama o zaman vardı. 
Genel Yayın Yönetmeni olarak hakkımda dava açıldı. 312. maddeden yargılandım. Dönemi hatırlayanlar 312. maddenin ne olduğunu bilirler. O zaman inançlı yazar, çizer ve gazetecileri bu maddeden içeri atıyorlardı. Ben de ondan nasibimi aldım. Jet hızıyla yargılandım ve 3 yıl 2 ay hapis cezası aldım. Çok da umutlu olmama rağmen yine de hukuki süreç tamamlansın diye, davayı Yargıtay’a taşıdık. Amacımız zaman kazanmaktı. Ben de yavaş yavaş, hapishane hazırlıklarına başladım tabi. Daha sonra Rahşan Ecevit affı diye bir şey çıktı. Şükür o af kapsamında cezam kalktı da kurtuldum. Yargının bağımsız olmadığını savunanlar bir de bugünlere baksınlar. Yargı yoluyla milletin ensesinde boza pişirilen günleri unutmadık. 
Sonra Ülke, 312 garabetinden de Ak Parti Hükümeti döneminde kurtuldu. Bu madde kaldırılarak inançlı medya mensuplarına nefes aldırıldı. Kaldıranlara, emeği geçenlere çok teşekkür ediyorum. 
Bakın yeni hatırladım. Bir hadise daha anlatacağım. Çok ilginç bir hadise. Gecenin bir saatinde Nöbetçi Savcı’nın Kontv’de arama yaptığını duyunca, koşarak geldik. Sebebine söylemeden sabah saatlerine kadar o zamanki Kontv binasının her tarafını aradılar. Sonra bir şey bulamadıkları için aramayı sonlandırdılar. Savcıya ne arıyordunuz diye sorunca, "uyuşturucu arıyorduk” dedi. Tabi mesele uyuşturucu değil. Kontv’de uyuşturucu olmayacağını onlar da biliyor. Fakat mesele başka. Mesele korku salmak. "Biz istersek sizi bu gerekçe ile de sustururuz” demek istiyorlar.  Al medya özgürlüğü ah. Şimdi ne kadar da kolay çıkartıyorlar ağızlarından. Bugün Cumhurbaşkanımıza utanmadan, sıkılmadan ve korkmadan neler söylüyorlar neler? O dönemde böyle bir şey söylemiş olsaydık, herhalde idam ederlerdi. 
Ali bey; özgürlük erdemli toplumların lüksüdür. Özgürlük, kültürlü milletlerin vazgeçilmezidir. Özgürlük insan olmanın gereğidir. Allah’a kul olanlar ancak özgür olabilirler ve özgürlükten bahsedebilirler. Allah’tan korkmayanların ise ağızlarına "özgürlük” kelimesi yakışmaz. Medya, insana, evrensel değerlere, ülke menfaatlerine, toplumun inancına, milletin kararına saygılı olduğu müddetçe özgür olur. Medya özgürlüğü, yalan yazmak, iftira atmak, karalamak, insan onurun zedelemek değildir. Bugün "medya özgürlüğünü” ağızlarından düşürmeyenlere, 28 Şubat sürecini hatırlatırız. 

Ali Sakal: Bu konuda son olarak neler söylemek istersiniz? 
Nuretin Bay:


Derim ki, Allah bu millete bir daha 28 Şubat’lar yaşatmasın. 

Ali Sakal: Amin. Çok teşekkür ederim. 
DİĞER HABERLER