SON DAKİKA

Eşrefoğulları bağımsız bir beylik miydi?

Konya'nın Beyşehir ilçesinde Necmettin Erbakan Üniversitesi, Türk Tarih Kurumu ve İslam Tarihçileri Derneği’nin işbirliğinde “Uluslararası Orta Anadolu ve Akdeniz Beylikleri Tarihi, Kültürü ve Medeniyeti Sempozyumu-I, Eşrefoğulları” konulu sempozyum düzenlendi.
15 Eylül 2014, Pazartesi - 15:21
16 oturumda gerçekleştirilen sempozyumda tarihçiler Anadolu’nun Türkleşmesi ve İslamlaşmasında beyliklerin ne kadar önemli bir yer tuttuğunu tartıştı. 
 
Konya Necmettin Erbakan Üniversitesi Yeniçağ Tarihi Ana Bilim Dalı üyesi Doç.Dr.Nejdet GÖK, sempozyumun ardından bir değerlendirme yazısı kaleme aldı. 
 
Gök'ün  yazısı:
 
-Eşrefoğulları Sempozyumu’nun Ardından- 
Eşrefoğulları Bağımsız Bir Beylik miydi?
 
11-13 Eylül 2014 tarihleri arasında Beyşehir’de çok faydalı bir sempozyum yapıldı.Türk Tarih Kurumu desteğinde Necmettin Erbakan Üniversitesi ve İslam Tarihçileri Derneği ortaklığında yapılan bu tarihi sempozyumda biribirinden ilginç konular masaya yatırıldı, yurtiçi ve dışından onlarca akademisyen önemli tebliğler sundular. İlmî ve akademik düzeyde tartışmalar,yorumlar yapıldı. Son gün yapılan sosyal program çerçevesinde Beyşehir gölünde yapılan tekne turu da harikaydı. İki gündür kafa patlatan, beyin fırtınası geçiren akademisyenler için adeta bir oksijen çadırı veya rehabilitasyon merkezi görevini yaptı. Tekne turundan sonra Eşrefoğlu Seyfeddin Süleyman Bey’in türbesini ziyaret ettik. Konuyla ilgili akademisyen arkadaşlarımız Türbe mimarisi hakkında açıklamalar yaptılar. Ancak bu mübarek insan ve yanında yatan eşi ve oğlunun sandukası başında dururken kendime mani olamadım. Ruhları için bir aşr-ı şerif okumak istedim ve sesimi o muhteşem kubbeye salıverdim. Başta Rüçhan Arık Hoca olmak üzere yanımdaki bir çok meslekdaş hissiyatıma ortak oldular. İnşallah sempozyum çerçevesinde yapılan türbe ziyaretlerinde de bir aşr-ı şerif okumak âdet haline gelir. Eşrefoğlu Camii ziyareti ve düşündürdükleri ayrı bir yazı konusudur. Dünyada eşi benzeri olmayan bu ahşab müze camiiyi hep beraber dolaştık. Yerel yetkili ve görevli akademisyen arkadaşların çabalarıyla Unesco’nun da kültür listesine girmiş. İlgili hoca ve görevlilerden bilgi aldık. Bu kısa züyaret doyumluk olmasa da tadımlık oldu. Camiden ayrıldıktan sonra Beyşehir’in büyük antik deposu veya hurda deposunu onun ardın da Hititlerden kalma harika bir eser olan Eflatun Pınarı ziyaretiyle sempozyumun sosyal programı da tamamlanmış oldu.
 
Sempozyuma emeği geçen, katılan ve destek veren tüm kurum ve kuruluşları, isimlerini teker teker yazamadığım yetkilileri, başta Atatürk  Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurulu’nu, Türk Tarih Kurumu’nu, üç gün boyunca bizi misafir eden valimizi, rektörümüzü, Beyşehir Belediye Başkanını, Garnizon Komutanını, İslam Tarihçileri Derneği’ni, tüm üniversite camiası arkadaş ve öğrencilerimi gönülden tebrik ediyor, teşekkürlerimi arzediyorum. 
 
Bendeniz de; Anadolu Beylikleri Diplomatikası Bağlamında Eşrefoğulları Beyliği İnşâ Sanatı veya Resmi Yazışma Geleneği Hakkında Bazı Düşünceler konulu tebliğimle sempozyuma katkıda bulunmaya çalıştım. Ancak gerek sunum zamanımın son oturum olması, gerekse hocaların ve diğer dinleyicilerin yorulmuş olmaları gibi sebepleri göz önüne alarak, Eşrefoğulları diplomatikası veya ilm-i inşası gibi teknik bir konuda sunum yapmak istemedim. Daha genel ve rahat dinlenebilecek, tartışılacak veya kabül görecek, benim de tebliğimin esasını oluşturacak bir soruya cevap bulmaya çalıştım. Asıl tebliğ konum buradakinden daha farklı ve daha teknik olup, sempozyum kitapçığı ile birlikte inşallah ilerde yayınlanacaktır. 
 
Eşrefoğulları Bağımsız Bir Beylik midir?
 
Eşrefoğulları gerçekten bağımsız bir beylik mi yoksa bağımsız olma fırsatını yakalamaya çalışan, teşebbüsde de bulunan, saltanat naibliği yetkisi de olan uç beyleri mi? Yoksa Evranosoğulları gibi geniş yetkili nüfuz sahibi beyler mi? Eski bir arşiv uzmanı ve diplomatist olarak, bu güne kadar gelen bilgilerle çözemediğim bazı kapalı hususlara işaret etmeye çalıştım.Karşımda alanın uzmanı ağır top hocaları da görünce problemi ortaya atmanın  tam zamanı olduğuna karar verdim. Doktora konum: Beylikler Döneminden İtibaren Osmanlı Diplomatikasında Berat Formu olunca, kuşkusuz Eşrefoğlu beyliği divan teşkilatı, yazışma formları ve vesika çeşitleri de ilgi alanıma girmiş oluyor. Katıldığım diğer Anadolu Beylikleri sempozyumlarında da tebliğlerimi olaya bu açıdan bakarak hazırlamaya çalıştım. Yer darlığı nedeniyle, Eşrefoğlu Beylerinin çeşitli kitabe ve vakfiyelerde kullandıkları “emir” veya “emir-i azam”, “mübariziddin” , “seyfüddin” vb. snırlı-sorumlu, muayyen ve mukayyed unvanlar üzerinde fazla durmadan doğrudan doğruya bağımsızlık alamet ve şartlarına dikkat çekmeye çalıştım. Buna göre: 
 
Tarihi bilgiler göz önüne alındığında; ”Eşrefoğulları Beyliği” tabiri bence doğru bir ifade değil. Sadece “Eşrefoğulları” denilmesi veya “Eşrefoğulları Ailesi” gibi bir ifade daha doğru olurdu. Zira Eşrefoğulları; Karamanoğulları, Germiyanoğulları, Candaroğulları gibi tam bağımsız bir beylik kuramamışlardır. Fırsatları kollamış, zaman zaman ortaya çıkan otorite boşluğunu doldurmaya çalışmış, Anadolu Selçuklu Devleti’nin kontrolü tamamen kaybettiği 1300’lü yılların başında Osmanoğulları ve diğer hanedanlar gibi beylik kurmaya teşebbüs etmişler, para bastırmışlar ama kuruluşlarını tamamlamaya fırsat bulamamışlardır.
 
Kaynaklarda; Eşrefoğlu Süleyman Bey’in saltanat naibi ilan edilmesi ve yetkilerinin artırılması onu bağımsız bir bey yapmamış ancak valide sultanın desteği ve iltifatı, kendisine Evranosoğlu İskender Bey gibi davranma sorumluluk, görev ve yetkisinden öte bir konum kazandırmıştır. Atadan evlada, fethedilen arazilerin ikta sahipleri olarak da böyle bir duygu içinde olmaları, toprakları ve halkı korumaları doğal bir davranıştır. Anadoluyu haraca bağlayan Moğollara karşı dik bir tavır sergilemeye ve Türkmen kitlelerini organize etmeye çalışmışlardır.
 
Ancak Moğol İstilası döneminde Anadolu Beyleri zor bir durum, bir çıkmaz içinde kalmıştır. Ani gelişen siyasi olaylar nedeniyle; Hem İlhanlı hem de varlığını sürdürmek isteyen Selçuklu sultanlarıyla mücadele etmek zorunda kalmışlardır. Kendileri Türkmenlere yaslanırken, Selçuklu sultanları da İlhanlılarla işbirliği yapmaktan başka yol bulamamışlardır.Bu durum Anadolu’nun Türkleşmesi ve İslamlaşması gibi son derece olumlu sonuçlar doğururken, Selçukluları da yerli halk kültür ve geleneğinden daha da uzaklaştırmıştır.
 
Bağımsızlık Alamet ve Sembolleri
 
Türk-İslam Devlet geleneğinde bir çok bağımsızlık alameti vardır. Bunlardan belli başlı olanları; Saray ve pay-ı tahtı olmak, Kendi adına hutbe okutmak, kendi adına sikke bastırmak, çetr sahibi olmak, tabl ve alem sahibi olmak, elinde beylik menşuru bulundurmaktır. Eşrefoğulları’ndan sadece II.Süleyman, bu bağımsızlık alametlerinden sadece birisi olan  “sikke bastırma” ya teşebbüs etmiş -ancak aşağıda da belirteceğimiz gibi- bu da onun korkunç sonunu hazırlamıştır.
 
Kubadâbâd (veya Kubad Abat)  gibi Selçuklu sarayının olduğu bir şehirde yeni saray inşa ettirmek, o günün kurallarına göre isyan veya baş kaldırı anlamına gelmekteydi. Kişisel kanaatime göre: Kütüphane inşa etmek de saray gibi bağımsızlık alameti olmasa bile cüretkar bir teşebbüsdür. Günümüzde bile halka açık özel kütüphane kurmak valiliğin izni ve denetimine, teknik destek ve yönlendirme de İl Halk Kütüphanelerinin yetkisi alanındadır. Günümüzde bile halkın cami, çeşme, köprü vs. hayır kurumlarında yarışmasına rağmen kütüphane inşa etmeye soğuk bakmalarının nedenlerinden biri de bu kötü tarihi hafıza olmalıdır. Ortaçağ savaşlarında bir yerleşim yeri işgal edildiğinde önce o beldenin hükümdar veya beyinin saray, kütüphane ve camileri tahrip ediliyordu. Hilafet merkezi olan Bağdat işgal edilince de böyle yapılmıştır.Ancak İlhanlılar müslüman bir devlet olduklarından dolayı, saray ve kale surlarını tahrip etmişler, câmi ve türbe yıkımdan nisbeten kaçınmışlardır. 
 
İslam Dünyası’nın Moğollar Tarafından İşgali
 
Ortaçağda önce Türkistan ve onu takiben, Bağdat vs. İslam beldeleri bu güne kadar yaşanmayan bir Moğol-Tatar katliamına sahne olmuştur. Meşhur İslam tarihçisi İbnü’l Esir, el-Kamil fi’t-tarih de Moğolların İslâm Dünyası’na saldırısını o güne kadar insanlığın karşılaştığı en büyük afet olarak kabül eden şu cümleleri ifade etmekten kendini alamamıştır: “Bu büyük ve dehşet verici olay, muazzam musibet gün ve gecelerimizi kararttı, hayatımızı perişan etti, bölgede yaşayan bütün insanları ve özellikle müslümanları kökünden kazıdı.” Sonra bu belanın Hz.Adem (As)’ın yaratılışından o güne kadar insanlığın başına gelmiş en büyük musibet olduğunu ifade eder ve Moğol tatarlarının sadece bir şehirde katlettikleri müslümanların yeryüzünde yaşayan tüm Yahudilerin sayısından fazla olduğunu belirtir. Ahir zamanda çıkması beklenilen Deccal fitnesinden bile büyük bir musibet olduğunu, köpek eti ve domuz eti de dahil sadece et yiyen bu Moğol Tatarları’nın nikah filan bilmediklerini, sınırsız ve kuralsız, komün bir hayatları olduğunu, doğan çocuklarının da nesebinin bilinmediğini kaydeder. Öncelikle İslam dünyası ve hilafet merkezi olan Bağdat, Selçuklu ülkesi ve Anadolu böyle dehşetli bir âfet yaşamıştır. Moğolların bir kısmı sonraları İslam’ı kabül etmiş olsalar bile karekterlerinde gizli olan “zulüm ve vahşet” duygusundan kendilerini alamamışlardır. Timur gibi bir hükumdarın bile Sivas’ta ve Anadolu’nun bir çok şehrinde yaptıklarını Osmanlı tarihleri ayrıntılarıyla kaydederler. Osmanlı ile aynı tarihlerde bağımsızlık teşebbüsünde bulunan Eşrefoğulları da bunların devamı olan İlhanlı devletinin Anadolu Valisi Timurtaş’ın vahşi saldırısı ve katliamı neticesinde tarih sahnesinden çekilmek zorunda kalmışlardır. 
Saray Tahribi ve Katliam 
 
Selçukludan günümüze nerdeyse hiç bir sarayın sağlam bir şekilde günümüze ulaşmamasının en önemli sebebi de bu hakimiyet telakkisine cevaben patlak veren Moğol dehşetidir. Moğollar Selçuklu sultanlarının saraylarını ve kütüphanelerini başlarına yıkmakla kalmamış, tüm Anadolu’yu da yağmaladıktan sonra yakıp yıkmışlardır. Oluş Arık hocamızın konferansta dediği gibi; Bu Moğolların aralarında sadece müslüman olanlar varlığını muhafaza etmiş diğerleri neredeyse yok olmuşlardır. Orta Asya içlerinde, Moğolca konuşan sadece 3-4 milyonluk bir nüfus kalmıştır. Endülüs saray-şehri mimarisini hatırlatan Kubadâbad gibi bir saray kompleksinin ve yüzlerce yıllık birikimin bu derece tahrib olmasını başka bir şekilde izah etmek de mümkün değildir.
 
Eşrefoğlu Süleyman Bey’in Türbesi ve Kitabenin Söyledikleri
 
Eşrefoğlu Süleyman Bey’in beylik iddiasında bulunduğuna dair, bazı zayıf rivayetlerin dışında elimizde ciddi bir bilgi ve belge de maalesef yoktur. Tam aksi deliller vardır. Prof. Hakkı Önkal’ın bu sempozyumda sunduğu tebliğinde işaret ettiği gibi; Eşrefoğlu Süleyman Bey türbesinde yer alan kitabenin sultan veya emir türbesi kitabeleri formatında olmadığı, bir şeyh veya veli türbe kitabesi formatında yazıldığı, ayrıca “hallede Allahu mülkehu” (Allah devletini daim eylesin) şeklinde devletinin devamı için de dua edilmediği hususu çok önemlidir. Sadece bu kitabe bile tek başına Eşrefoğlu Süleyman Bey’in beylik iddiasında bulunmadığının çok açık bir delilidir.
 
Cami mi? Saray mı? Yoksa Her İkisi mi?
 
Beyliğin kurucusu olduğu kabül edilen Eşrefoğlu Süleyman Bey’in beylik alametlerinden olan adına hutbe okutmak, tuğra çektirmek, tabl ve alem sahibi olmak, menşur sahibi bulunmak, payitaht edinmek, adına saray yaptırmak gibi bağımsız beylik alametlerinden hiç biri elimizde mevcut değildir. Camide hünkar mahfelinin olması da beylik alametleri arasında kabül edilemez.Benzerlerinde pek rastlanmayan aşırı süslemeler, uzun sütunlar,muhteşem taç kapı,mihrab ve benzeri bölümler caminin aynı zamanda bir saray gibi de düşünüldüğü veya en azından çok amaçlı planlandığı izlenimini doğuruyor.Hünkar mahfelinin hemen ön tarafında çile veya itikaf mahalli olarak düşünülen bodrum ve onun devamı olan dehliz, kapatılan tünel normal camilerde pek rastlanmayan bir tarzda inşa edildiğini gösteriyor.Tam aksine saray altlarında yer alan gizli geçitleri hatırlatıyor.Acizane kanaatime göre; Yeni ve ayrı bir saray inşa ettirmenin Anadolu Selçuklu sultanı ve İlhanlı yönetimi tarafından hoş karşılanmayacağını bilen Eşrefoğlu Seyfeddin Süleyman Bey ve oğullarının camiyi aynı zamanda gizli bir saray gibi de kullanmış olmaları mümkün gözükmektedir. 
 
II.Süleyman ve Beylik Kurma Teşebbüsü
 
Eşrefoğulları arasında diğer güçlü Anadolu beyleri gibi bağımsızlığa ciddi anlamda tek teşebbüs eden Eşrefoğlu II. Süleyman (1320-1326) olmuş, İlhanlı valisinin adını kaldırarak kendi adına sikke bastırmış, iddialı unvan kullanmış ancak kaynakların çoğunda adaletli, halk tarafından çok sevilen bir Moğol valisi olan Timurtaş Noyan tarafından işkence ile öldürülmüştür. Aslında bu korkunç eylem, kişisel bir intikam duygusundan öte bağımsızlık hareketi ve isyana karşı ibret-i âlem olması için yapılan dehşet-engiz bir bastırma hareketidir. Ortaçağ geleneğinde bir hükümdarın adına para bastırması tarih boyunca tehlikeli sonuçlar doğurmuştur. Emevi halifesi Abdülmelik bin Mervan’ın kendi adına para bastırma ve tırazı (Hil’at yakalarındaki nakışlı yazı) Rumca’dan Arapça’ya çevirmesi de Bizans İmparatorunca savaş nedeni kabül edilmiştir. 
 
Gerek Ömer Lütfi Barkan’ın Anadolu beylikleriyle alakalı Defter-i Hakani kayıtlarında; gerekse beylikler dönemine ait benzeri vakfiye vs.vesikalarda diğer Anadolu beylerinin, biti, mektup veya nişanlarına atıfta bulunulurken Eşrefoğlu Beyleri ile alakalı herhangi bir atıf göremiyoruz. Mevcut bilgilerimize göre; Eşrefoğulları herhangi bir toprak tasarrufunda bulunup, sahiplerine mektup, biti, nişan veya berat vermemişlerdir. Oysa Karamanoğlu, Candaroğlu veya Germiyanoğulları ile alakalı bir çok atıf veya az da olsa bazı vesikalar günümüze kadar ulaşmıştır. 
 
Memluklar devri meşhur alim ve bürokratı Kalkaşandi’nin Subhu’l-A’şa’sı gibi önemli kaynak eserlerde de diğer Anadolu Beylikleri ile ilgili kayıtlar, yazışmalar ve hitab şekilleri gibi bilgiler verilirken, “Eşrefoğulları Beyliği” ne ait benzeri malumatlara rastlamıyoruz. Diğer önemli bir kaynak olan Ömeri de bağımsız bir beyden ziyade ciddi bir askeri gücü olan Beylerbeyi veya Uç Bey’inden bahseder gibidir.
 
Selçuknâme, Müsâmeretü’l-Ahbâr, Menâkibü’l-Ârifîn gibi dönemle ilgili bilgiler veren Farsça kaynaklarda da, Eşrefoğulları’nın karıştıkları bazı siyasi olaylar vs. anlatılıyor ancak bağımsızlık alametleri ile ilgili bir husus veya bir vasikadan yine söz edilmiyor. Eşrefoğlu inşâ divanı ve burada hazırlanmış bir berat, ferman, nişan ve benzeri sultani veya beylik belgelerle alakalı bir not veya alamet bile göremiyoruz. Hiç kuşkusuz, ortada bir saray olmayınca divan da, inşâ teşkilatı da, yazışma sekreteryası da olamazdı. Bazı kaynaklarda Eşrefoğulları için yazılan Füsûsi’l-Eşerfiyye adlı bir felsefi eser ve 1320 tarihinde yazılan Konya’lı Kemaleddin’e ait Tekârîrü’l-Menâsıb adlı bir inşâ veya diplomatika eserinden söz edilmektedir. Ama inşâ eseri hakkında maalesef yeterli bilgiye sahip değiliz. Ayrıca bu kitap, bağımsızlığını ilan eden II. Süleyman devrinde yazılmış bir inşâ eseri olarak gözükmektedir ki, bu da bizim tezimizi kuvetlendiren bir başka delildir. Bu durumda, İlhanlı Hanının adını kaldırarak kendi adına; “Süleyman bin Mehmed” şeklinde sikke bastıran ve altına da “Halledallahu Mülkehû” (Allah mülkünü, yani devletini payidar eylesin) şeklinde bağımsız beylik veya devlet için kullanılan bir duâ kalıbı ekleyen II.Süleyman, iddiasının bir devamı olarak, bir bey olarak yazışmalarını yürütecek bir sekreterya veya inşa divanı kurmuş veya kurma hazırlığına girmiş olmalıdır.  
 
Eşrefoğulları hakkında daha net ve kesin bir şeyler söylemek için maalesef eldeki mevcut bilgilerimiz çok yetersizdir. Eşrefoğulları’nı İ.Hakkı Uzunçarşılı, İ.Hakkı Konyalı, C. Cahen vs. den nakledilen dar kalıp bilgilerden öte, yeni kaynak ve araştırmalar ışığında değerlendirmesi gerektiğini düşünüyorum. Bu bağlamda öncelikle kale ve iç şehirde ciddi çalışmalar yapılması, Eşref Bey’in kimliği hakkında tatmin edici bilgilere ulaşmak gerektiğine inanıyorum. Sempozyumda çok güzel bir tebliğ sunan M.Akif Erdoğdu Hocanın da işaret ettiği gibi, Osmanlı kayıtlarında da tatmin edici bir şeyler çıkmamaktadır. Bu konuda özellikle Memluk kaynakları önemlidir. Ayrıca çağdaş Bizans kaynaklarında da az da olsa bazı bilgilerin çıkabileceğini tahmin ediyorum. Bu arada, söz konusu tesbit ve yorumlarımı sabırla dinleyerek katkıda bulunan ve takdirlerini ifade eden, Oluş ve Rüçhan Arık, Hakkı Önkal Hocalarıma ve Eşrefoğlu uzmanı M.Akif Erdoğdu ve Ahmet Çaycı meslekdaşlarıma çok teşekkür ediyorum. Bu yazı onların çalışmaları, gösterdikleri ilgi ve alaka sonucu ortaya çıktı. 
 
SONUÇ
 
Özetleyecek olursak; Bizim bu yazıda ele almak ve işaret etmek istediğimiz ana husus; 12.Yüzyıl sonlarında Eşrefoğlu Süleyman Bey tarafından kurulduğu iddia olunan, Mübarizeddin Mehmet Bey (1302-1320)’in tedbirli ve akıllı siyasetiyle en parlak dönemini yaşayan, ancak adına sikke bastırması sonucu, 1326’da  Anadolu’daki Moğol valisi Timurtaş tarafından vahşice katledilen, II.Süleyman’la birlikte tarih sahnesinden çekilen Eşrefoğulları’nın, diğer Anadolu Beylikleri gibi bağımsız birer beylik olup olmadıklarını, ayrı bir inşâ divanı, bürokrasi, kançılarya veya diplomatikalarının olup olmadığını sorgulamaktır. Eşrefoğulları’nın hayati önemi, rolleri, tarihi görevleri, kısa ömürlerine rağmen arkalarında bıraktıkları muhteşem sanat eserleri, eşsiz mimari örnekleri, Moğol dehşet ve vahşetine karşı dik duruşları, cesaretleri, Türkmen kitlelerini teşkilatlandırmaları ve bölgenin Türkleşme ve İslamlaşmasına katkıları ayrı ve birden çok makale veya kitap konusudur. Türk-İslam devlet geleneğine göre resmen bağımsız bir beylik olmasalar bile, 40 sene gibi çok kısa bir dönem içinde diğer beylikler gibi etrafa nam ve şöhret salmaları şâyân-ı hayran olunacak hususlardan birisidir. Allah yolunda cihad etmişler, dik durmuşlar, sorumluluktan kaçmamışlar, Moğolların zulüm ve baskılarına boyun eğmemişler, sikke bastırıp beyliklerini de ilan etmişler, ancak kuruluşlarını tamamlama fırsatı bulamamışlar, her şeye rağmen geri adım atmamışlar, idealleri uğurunda canlarını ve mallarını feda etmekten kaçınmamışlardır. Bu vesile ile Eşrefoğlu Hanedanını ve “mübâriz” (teke tek, başbaşa bir dava için kavga eden, düello yapan) kahraman bey ve askerlerini saygı ve minnetle anıyorum. Allah kabirlerini pür-nûr mekanlarını Firdevs eylesin. 
 
 
Doç.Dr.Nejdet GÖK
Necmettin Erbakan Üniversitesi Tarih Bölümü
 
Eşrefoğlu Camii Hünkar mahfeli
 
Prof.Dr.Rüçhan ARIK ile Doç.Dr.Nejdet GÖK Eşrefoğlu Süleyman Bey türbesinde
 
Kendi adına sikke bastıran II.Süleyman'ın sikkesi. Sadece kendi adı ve "halledallahu mülkehu" (Allah devletini payidar eylesin) duası. Sadece bağımsız emir veya melikler için kullanılan bir dua kalıbı.
 
 
Konya Namaz Vakitleri
İmsak
Güneş
Öğle
İkindi
Akşam
Yatsı
Diğer Haberler